Savaş ve talanın gizlenemeyen yıkımı

  • 09:04 28 Ekim 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
 
“Savaşlar, tarih boyunca ekosistemi değiştirme potansiyeli olan yıkıcı güç olmuşlardır. Bunlar sadece doğrudan çatışma ile değil öncesinde başlayan hazırlıklar, savaş silahları üretimi, nükleer silahlar, eğitim ve askeri kaynaklı kirleticiler olarak karşımıza çıkıyor. Kapitalist modernite, doğanın kendisini de kendi mülkiyeti olarak görüyor; ulus devletler, kendi çıkarları için bir bütün insanı, doğayı ve hayvanları yok edilebilecek nesneler olarak görüyor.” 
 
İlden Kibar
 
Savaşların insanlar üzerindeki etkisi, korkunç sonuçları araştırılıyor, belgeleniyor ve en önemlisi kayda geçiyor. Ancak biz insanlar bunun gezegene olan etkisinden ya da bunun verilerinden haberdar değiliz. Savaşlar sadece insanları öldürmekle kalmadığı gibi ekosistemi bir bütün olarak yok ediyor ve geri dönüşümünü de engelliyor. Savaşların, devletlerin çıkarına olduğunu biliyoruz. Halkların ve doğanın bu talandan bir çıkarı olmadığı aşikâr. Tarihin başladığı andan itibaren ve birçok savaş örneğinde de görüldüğü üzere kaybeden halklar ve gezegenin kendisi oluyor.
 
Savaşların, dünyada birçok ülke tarafından da bahsedilen iklim krizi ile doğrudan bağlantısı var. Savaş süresince karbon salınımının arttığı, hiçbir ülke tarafından konu dahi edilmiyor. Halen devam etmekte olan Rusya- Ukrayna savaşında ve diğer savaşlarda olduğu gibi ilk hedefler petrol depoları, doğalgaz üretim yerleri ve boru hatları oluyor. Bu hatların vurulması, beraberinde zehirli gaz sızıntısı ve yangınla birlikte de sera gazı salınımına sebep oluyor. Ve yine ormanların yakılması, doğal bitki örtüsünün yok edilmesi de başka bir ekolojik yıkım örneği. Savaşlarda kimyasal kullanılması sebebiyle ormanlık alanın yok edildiği, çarpıcı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Tabii ki bu ormanlarda yaşayan milyonlarca canlının, ağacın, bitkinin ölmesi anlamına geliyor. Savaş sonrasında ise devletler, ekonomik-sosyal birçok sıkıntı yaşıyor bu nedenle de devletlerin, çevre politikalarına önem vermeyerek daha fazla ekolojik yıkıma başvurdukları görülüyor. 
 
Gezegene en fazla zararı savaş sanayisi veriyor
 
Ayrıca savaş sonrasında özellikle yıkılan şehirlerin tekrar inşası vb. değişiklikler, daha fazla kirletici sonuçlar doğuruyor. Her geçen gün daha yeni teknolojilerle büyüyen savaş sanayisi, gezegene en fazla zarar veren endüstri olarak karşımızda duruyor. Birçok veriye göre ordular, birçok ülkenin neden olduğu karbon salınımından daha fazla salınıma sebep oluyor. Birleşik Krallık ordusunun neden olduğu emisyonlar, 60 ülkenin toplam emisyonundan fazla. Yine ABD ordusunun neden olduğu karbon emisyonu, diğer ülkelerden çok daha fazla. Askeri tesislerin bulunduğu yerlerde ise toprak ve su zehirli kimyasallarla kirleniyor. Bunlar insanlar için zararlı olduğu kadar doğadaki diğer canlıların da ölümüne sebep oluyor. 
 
Geri dönülemez tahribatlara sebep oluyor
 
Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’ de de Savunma Bakanlığı faaliyetleri neticesinde oluşan karbon salınımı ile ilgili hiçbir veriye de ulaşamıyoruz. Ve askeri alanda yapılan tüm çalışmalar, bu kapsamda yapılan yönetmeliklerden muaf tutuluyor. Sadece bununla da sınırlı kalmayan özellikle yasak olan kimyasal silahların, Kürdistan coğrafyasında dünyanın, uluslararası kamuoyunun ve bu konuda kurulan örgütlerin gözleri önünde kullanılması ve tepkisiz kalınması, insanlık ayıbı olarak zihnimize kazılıyor. Bir diğer taraftan envanterinde dahi olmayan kimyasal silahlar, insanlar üzerinde olduğu kadar gezegenin de geri dönülemez şekilde tahribatına sebep oluyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu, yaklaşık 180 ülkenin de imzalamış olduğu Birleşmiş Milletler Sözleşmesi, (OPCW) yasaklı kimyasal kullanan ülkeler hakkında araştırma yapmak ile yükümlüdür, ancak kimyasal silahları üretenler, satışını yapanlar ve kullananların bu sözleşmenin uygulayıcısı olduğunu hatırımızdan çıkarmamak gerekir. Bu sebepledir ki Vietnam’dan Halepçe’ye, Japonya’dan Kürdistan’a “yasaklı kimyasal silahlar” kullanılmış ve kullanılmaya da devam etmektedir. Kürdistan coğrafyasında kimyasal silahların kullanımına dair ikna edici birçok bulgu olmasına rağmen OPCW bir girişimde bulunmamıştır. İnsanlığa, doğaya karşı işlenen bu suçlarda sistem içi karşıt kuruluşların sağır, dilsiz, kör olması kaçınılmaz sonuçlardır.
 
Canlı hedef kullanılıyor
 
Savaşlar, tarih boyunca ekosistemi değiştirme potansiyeli olan yıkıcı güç olmuşlardır. Bunlar sadece doğrudan çatışma ile değil öncesinde başlayan hazırlıklar, savaş silahları üretimi, nükleer silahlar, eğitim ve askeri kaynaklı kirleticiler olarak karşımıza çıkıyor. Kapitalist modernite, doğanın kendisini de kendi mülkiyeti olarak görüyor; ulus devletler, kendi çıkarları için bir bütün insanı, doğayı ve hayvanları yok edilebilecek nesneler olarak görüyor. Karşı tarafa zarar vermek için onu öldürmek de ormanını yakmak da onun hayvanlarını öldürmek, nefessiz bırakmak da savaş stratejisi olarak karşımıza çıkıyor. Geçmiş dönemde silahlar denendiğinde düşman halk tercih edilirken bugün gelinen noktada ise hayvanlar üzerinde deneniyor hatta canlı hedef olarak kullanılıyor. Nükleer silah denemelerinden milyonlarca hayvanın katledildiğini biliyoruz. Deniz altında radar sistemi test edilirken denizde yaşayan birçok hayvan, yaşadığı sorunlar nedeni ile sahile vurarak ölüyorlar. Yunusların üzerlerine yerleştirilen kameralar ise onların şüpheli görünmeleri sebebi ile öldürülmelerine sebep oluyor.
 
Nükleer denemeleri okyanuslarda yapılıyor 
 
Yeni savaş teknolojisi, her geçen gün gelişerek hız alırken bir yandan da bu teknolojilerin denemeleri yapılıyor. Atlas okyanusunda, ABD’nin uçak gemilerini test etmek için 18 tonluk patlayıcı kullandığını duymayanımız kalmadı. En yeni ve en gelişmiş uçak gemisinin bombaya nasıl bir tepki vereceğini denemek isteyenler okyanusta yaşayan canlıların, oranın faunasının ne olacağı ile ilgilenmiyorlar. Patlamanın o kadar güçlü olduğu, yaklaşık 4 büyüklüğünde bir deprem olarak kaydedildiği ise çarpıcı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Ve yapılan birçok araştırmada, deniz canlılarının hatta en derinlerde yaşayan deniz canlılarının vücutlarında radyoaktif olduğunu gösteriyor. Neredeyse nükleer çalışma yapan tüm ülkeler, denemelerini okyanuslarda yapmaktadır.