Cumhuriyetin cinsiyetçi sömürgecilik rejimi ve Kürt kadınların direnişi

  • 09:02 16 Eylül 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
 
“Sömürgeci asimilasyon politikaları form değiştirip toplumu parçalara bölmeye, duygu dünyalarına saldırarak yok etmeyi amaçlamıştır. Topluluğu bir arada tutan değerleri ve toplumsal hafızayı yok etmeyi tüm bunların taşıyıcısı olan kadın üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.”
 
Ruken Ergüneş
 
Birinci Dünya Savaşı sonrası büyük imparatorlukların yıkılıp milliyetçilik ilkesiyle yeni ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber egemen erkek sistem, kodlarını yeni döneme göre şekillendirmiş ve bu durum bugüne kadar işletilen politikaların temelini oluşturmuştur. Yunanistan’dan başlayarak, Balkan Devletlerinin Osmanlı’dan kopmasıyla devam eden süreçte, Osmanlı İmparatorluğu himayesinde kalan halkların da kendi devletlerini kuracağı ve toprak kaybedileceği kaygısıyla “tek millet, tek devlet, tek vatan” söylemi üzerinden bir devlet kurgusu inşa edilmiştir. Kutsiyetler dizayn edilerek Türklük dışında kalan tüm halklar ya bu gerçekliğe inandırılmaya ya da baskı unsurlarıyla “etkisiz” hale getirilmeye çalışılmıştır. Yeni dünyaya uygun olarak modernleştirilen topluluklara, yeni alfabe, kılık kıyafet kanunu gibi halkın kendi iç dinamiklerinden temel almayıp “zorla” empoze edilen yenilikler silsilesi, toplumsal iradenin kırılışının önemli bir miladını oluşturmaktadır.  İttihat ve Terakki’nin özelde Kürdistan için hazırladıkları raporlarda zeminini hazırladıkları “asimilasyon ve tekleştirme” bugüne kadar süren devlet politikasının temelini oluşturmuştur. 
 
İsmet İnönü, 5 Mayıs 1925 tarihinde Muallimler Birliği'nde yaptığı konuşmada şöyle demektedir:
 
"Milli terbiye istiyoruz; bu ne demektir? Bizim terbiyemiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacaktır. Bütün bu topraklara Türk mahiyeti veren bir Türk var. Fakat bu millet henüz istediğimiz yekpare millet manzarasını göstermiyor. Bu yekpare milliyet içinde yabancı harslar hep erimelidir. Bu milliyet kütlesi içinde ayrı medeniyetler olamaz. Bu vatan işte tek olan bu milletin ve bu milliyetindir." 
 
Eylül 1925 tarihinde açıklanan Şark Islahat Planı'nın asimilasyon merkezleri olarak ise eğitim kurumları seçilmiştir. Bu planın bir maddesinde Kürtçe konuşmanın cezalandırılması istenirken, bir maddesi de şöyledir: 
 
 "Aslen Türk olan ve fakat Kürtlüğe tenessül etmek üzere bulunan mevakide ve Siirt, Mardin, Savur gibi ahalisi Arapça konuşan mahallelerde Türk Ocakları ve mektep açılması ve bilhassa her türlü fedakârlık iktiham olunarak mükemmel kız mektepleri tesis ve kızların mekteplere rağbetlerinin suver-i adide ile temini lazımdır." 
 
Ayrıca yatılı okulların da “Türkleştirme” politikaları ile kurulduğunun kanıtı ise planın, "Dersim, tercihan ve müstacelen leyli iptidailer (yatılı okullar) suretiyle Kürtlüğe karışmaktan bir an evvel kurtarılmalıdır" maddeleri ile açıkça ortaya konulmuştur. Bu açıklamalar, günümüze kadar devam eden asimilasyon politikalarının o dönemde nasıl dizayn edildiğini gösteren örneklerin sadece bir kaçıdır. Milliyetçi kodlarla yakından uzaktan alakası olamayan türlü yaşamsal özelliklere, dillere ve dinamiklere sahip bu halklara “güvenlik tehdidi” koduyla baskı ve şiddet aygıtlarının neredeyse hepsi uygulanarak günümüze kadar zoraki bir kutsallık ve milli duruş dayatılmıştır... Dayatılmaktadır...  Gayrimüslimler ve Kızılbaşlara dönük ulus devlet öncesi başlayan soykırım ve zorla göçertme trajedileri, ulus devlet kurulurken de Ermeniler ve Kürtlere uygulanmıştır. Ağrı, Zilan, Dersim, Maraş... Halklar, sayısız kez aynılaştırmaya, baskı ve şiddetle teslim alınmaya, milli kutsallığın kabullendirilmeye çalışıldığı bir soykırım gerçekliği yaşatılmıştır. 80’lerde başlayarak 90’larda yoğunlaşan köy boşaltmalarıyla, Kürdistan’da yaşam alanları yakılıp boşaltılmış, insanlar evlerinden ve o güne dek oluşturduğu tüm yaşam koşullarından mahrum bırakılmış, köyden çok uzakta yaşam koşullarına sahip kentlere göç ettirilmişlerdir.  
 
Sosyolojik olarak birbirine taban tabana zıt özelliklere sahip köyden kente göç eden kadınlar, bir gecede insanlık dışı şiddet uygulanıp eşyalarının, ağaçlarının, evlerinin yakıldığına şahitlik etmiş ve nesiller boyu unutulmayacak travmalar toplumsal hafızalarına kazınmıştır. Bir gecede, aniden ve şok halinde göç edilen kentler, köye göre daha organize, sistem tarafından tüm kurumları profesyonel tanımlarla organize olmuş ve sistemin kontrol alanı dahilinde yönetebildiği yerleşim birimleri olarak milyonların yeni yerleşkeleri olmuştur. 
 
Mağduriyet tanımlaması, oranlar ve sayılarda Kürt kadınları 
 
Zorunlu göçün yaşanıldığı yıllarda göçertilen yerleşim yeri sayısı ve toplam göç eden nüfus sayısına ilişkin gerek Türkiye’deki resmî kurumlar gerek dünya genelinde kabul görmüş kurumlar birbirinden farklı sayılar ifade ettiler. 
 
“TBMM Araştırma Komisyonu’nun raporunda 1997 yılı itibariyle Olağanüstü Hal kapsamındaki ve mücavir alandaki iller ile bazı çevre illerde 905 köy ve 2 bin 523 mezranın güvenlik güçleri tarafından boşaltıldığı, göç eden toplam nüfusun 378 bin 335 olduğu belirtilmiştir. Göç eden toplam nüfusa dair, ABD Mülteciler komitesi 400 bin ile 1milyon arası, Human Rights Watch 2 milyon ve GÖÇ-DER 3 buçuk milyon ile 4 milyon arası bir sayı belirtmiştir. 1 milyon ile 4 milyon arasında değişen rakamlar, bu meseleye yaklaşım farklılığından kaynaklanmaktadır.”  
 
Milyonlarla ifade edilebilecek sayı farkları, aynı zamanda her bir sayının zorla göç ettirilmiş bir insan olduğu gerçeğini de göz ardı eden bir ortam oluşturmuştur.  Gerçeklerin sayılarla kanıtlanması süreci böylece başlamıştır Kürdistan’da. Sayıların ve oranların referans gösterilerek yaşanılanların ifade edilmeye çalışıldığı 2000’li yıllarda Kürdistan kentlerinde sayısız araştırmalar yapılmış, zorunlu göç yüzlerce akademik teze konu olmuştur. Sadece sayılar konusunda değil, göç edenlerin isimlendirilmesi, araştırmalarda olayların oluş sırasının ve nedenselliğinin ele alınış şekli de yine bakış açısına göre değişiklik göstermiştir. Göçlerin aniden olması, kentlerde işsizlik ve sosyal patlamaların başlayarak kentlilerin rahatsız olması sonucu zorunlu göçü kabullenmek kaçınılmaz hale gelmiştir. “Kim yakıp boşaltı bu köyleri?” sorusunun havada kaldığı, sanki bütün süreç birdenbire olmuş gibi göç öncesine dair ve asıl şiddet/baskı mekanizmasının devreye sokulduğu zamana hiç değinmeden, köylerin defalarca basılıp özelde kadınlar üzerinden işgal mesajlarının verildiği süreç göz ardı edilerek göç meselesi ele alınmıştır.  
 
2000’lerde sosyal bilimler açısından bir araştırma hazinesi haline gelen Kürt kentleri, Türkiye metropollerinde ya dört duvar evlere hapsolmuş ya da merdiven altı sağlıksız iş koşullarında çalışan Kürt kadınlar bu kez de bir araştırma inceleme konusu olarak ele alınmış, çoğu zaman da ötekileştirici ve ayrımcı “soruların” muhatabı olmak zorunda kalmışlardır. Göç etmelerine sebep olan koruculuğu kabul etmeme ve asimilasyona karşı tavır gösterme gerçekliği göz ardı edilerek, yaşanmışlıkları sadece kentlerde yoksullaştırılmış olmaları ve bir ötekinin bilinmeyen kadınlık halleri başlıklarıyla binlerce soruya dönüşmüş, yüzlerce akademik teze konu olmuştur.  Yine 2000’lerde Kürdistan’da göç sonucu kentlerde kitlesel bir çoğunluğun oluşmasıyla yerel yönetimler Kürt muhalefetince kazanılmış, neredeyse her alanda çalışma yürüten STK’ların artmasıyla yaşanılan problemler el birliğiyle çözülmeye çalışılmıştır. Ancak bu durum, hala bir tarz ve bakış açısı olarak devam eden sınıfsallaşmayı da beraberinde getirmiştir. Hak savunuculuğunun, kendini dışında tutarak “kurtarıcı” ya da kendini ifade edemeyenlerin yerine “ifade eden” olma durumu doğalında bu sınıfsallaşmayı beslemektedir. “Mağdurlarımız” söyleminin aktivizmini yapmak sınıfsal olarak toplumda ayrı bir yere tekabül etmekte, bu üstten dil bugün de “bilinçlendirme” söylemiyle, özünde sisteme ait olan bir ötekileştirici yöntem olarak, maalesef hala kadın çalışmalarında kendini göstermektedir. 
 
Sömürgeci asimilasyon politikalarına karşı özsavunma
 
Silahların ve muktedirlerin el değiştirdiği, savaş, göç, sürgün sonucunda eğitim ve sağlık gibi politikalarla toplumun dizayn edildiği tüm bunların sonucunda tanıklıkların aktarımının kopartılarak toplumun hafızasızlaştırılması amaçlanmıştır. Tüm bu yapısal ve fiziksel saldırıların sonucunda bile kültürünü kadın hafızası ile sürdürmeyi başararak Kürt halkı özsavunmasını gerçekleştirmiş buradan aldığı aksiyonla daha çok hedef haline gelmiştir. Sömürgeci asimilasyon politikaları form değiştirip toplumu parçalara bölmeye, duygu dünyalarına saldırarak yok etmeyi amaçlamıştır. Topluluğu bir arada tutan değerleri ve toplumsal hafızayı yok etmeyi tüm bunların taşıyıcısı olan kadın üzerinden gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Sonuç olarak gerçekleşen anlam yitimi en çok kadınları, gençleri ve çocukları hedef alarak toplumsal çürümeyi içerden başlatmayı hedeflemiş ve buna uygun söylemler ve politikalar üretmiştir. Bir açıdan oldukça etkili, manipülatif ve hissedilmeden süregelen bu savaş şeklinin en önemli karakteri anlaşılması, gizli olması ve çok derinden tahrip etmesidir.  Somut yansımaları ahlaki ikilik yaratması; fuhuş, madde bağımlılığı, ajanlaşma, herkesin şüpheli olması, toplumsal ve bireysel güven kaybı gibi durumlar ortaya çıkarır.