Operanın denbêjlik ile ilişkisi

  • 09:04 22 Nisan 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
“Tohumu çalınan bir şeyin yeniden yeşermesi mümkün değildir. Kürdistan’da dengbêjlik geleneğini sürdüren insanların varlığı bu nedenle çok kıymetlidir. Ancak sadece bununla yetinmek de kendi sonumuzu hazırlamak olur. Dengbêjlik kültürünün güçlendirilmesi, dengbêjlerin stranlarına konu olan hikayelerin, yaşanmışlıkların kendi özüyle bağını koparmayan modern formların da geliştirilmesi gerekiyor.”
 
Mizgîn Tahir
 
Doğu hikayelerine şöyle bir göz atalım. Tarihte ilk defa taş tabletlere işlenen Gılgameş destanı şiirsel bir dil ile yazılmıştır. Bu da destanın melodik bir altyapısı olduğunun göstergesidir. Bunu bir yanıyla operanın ilk temel taşı olarak da adlandırıyorum. Çünkü opera eseri en temelde bir melodik düzleme ihtiyaç duyar. Örneğin, bizde bir dengbêj, solo halinde destanını ya da öyküsünü söylerken aslında hafızalarda canlanan bir oyun, bir tiyatrodur. Batı operasının farkı bu canlanan hikayenin sahnelenmesidir. 
 
Opera bir öyküdür, bir şiirdir, bir destandır, aynı zamanda teatral ve müzikaldir. Bir orkestra ile icra edilir. Operanın temelini sadece müzisyenler, sanatçılar değil aynı zamanda felsefeci, tarihçi, matematikçi, tiyatrocular belirleyerek günümüze ulaştırmışlardır. Bizim için de dengbêjlik aslında şu an ortaya çıkan şarkıların beslendiği hatta tarih yazımına kaynaklık eden bir kök kültürdür. Opera da dengbêjlik de aynı kaynaktan, efsanalerden, tarihi olaylardan, aşklardan, gündelik yaşamdan beslenir. Ancak geldiğimiz nokta itibariyle dengbêjlik çok güçlü bir form olarak ortaya çıkmasına rağmen yeterince ilgilenilmediği için “geleneksel” ve “lokal” bir dal olarak kalmıştır. Diğer taraftan opera Batı’nın kültürel hegemonyası ile evrenselleşmiş, aynı kökleri taşıdığı dengbêjlik gibi farklı formları baskılamıştır. Ne yazık ki birçok alanda olduğu gibi opera alanında da Ortadoğu kültürü ötelenerek tamamen Batılılaştırılmıştır.
 
Sözlü anlatım ve kültürel benzerlikler
 
Sözlü anlatım tüm kültürlerin temelinde vardır ve buradan gelişim sağlarlar. Benzer hikayeleri Uzak Doğu’da Orta Asya’da kısacası dünyanın her tarafında bulmamız mümkün. Örneğin bugün nerdeyse bütün çocuklara okutulan Sindirella hikayesinin Uzak Doğu’dan Kürdistan’a pek çok versiyonu vardır. Kürt sözlü kültürünün ürünü olan Hep Hinarkê’nin Batı’daki muadili Sindirella’dır. Yine Batı’da opera konusu olan Romeo ve Juliet gibi eserler, topraklarımızda yaşanan Mem û Zîn, Xecê û Siyabend, Ferhat ile Şirin gibi aşk hikayeleriyle benzerdir. Tarihsel olarak baktığımızda bilim-sanat-edebiyat alanında Batı’da açığa çıkan yapıtların kök kaynağı Doğu’dur, değilse bile Doğu’dan feyz almıştır diyebiliriz. Ancak burada esas sorunsallaştırmamız gereken husus, bu kökün inkar edilmesi, baskılanmasıdır. Diğer taraftan Doğu özellikle de Ortadoğu kültürü de kendi kaynaklarına yönelmek yerine, Batı’nın buralardan beslenip kendine uyarladığı yaratımlarını esas alarak kendi kültürel, bilimsel gelişiminin önüne set çekmiştir.
 
Gılgameş destanı hem tarihsel geçmişte hem de toplum içindeki yaşanmışlıkları yansıtan gelmiş geçmiş en zengin destandır. İlyada Odessa da Eski Yunan’ın en büyük destanı olarak bilinir. Derwêşê Evdî, Memê Alan, Mem û Zîn, Ferhat Şîrîn de o derinlikte en büyük opera konusu olabilecek hikayelerdir. Okunduğunda insanın gözünün önünde canlanan hikayelerdir, ama operadaki gibi müzikli tiyatro oyunu olarak sahneye taşınmamıştır, dengbêjlerin dilinde taşınmıştır günümüze kadar. Ortadoğu’da halklar zaten hikayelerini melodi, ezgi tarzında işler geleneksel olarak; sözlü kültür bu nedenle daha baskındır. Bu hikayelerin tiyatro, sinema gibi formlarla işlenmesi ise ancak yakın zamanda gündemleşmiştir. 
 
Opera ve dengbêjlik…
 
Anlattığı hikayedeki acıyı ya da yaşanmışlığı hissederek okunabildiği oranda opera anlam kazanır. Tıpkı dengbêjliğin, yüzlerce yıllık tarihi, aşkları bugüne taşıyabilmesindeki esas gücü o yaşanmışlıkların duygularını en yalın ve canlı haliyle aktarabilmesinden aldığı gibi. Opera bir destanı işler, Kürtlerde ise dengbêjlik ile kelama dökülenler destanlaşır diyebiliriz.
 
Şimdi biz burada kadından da bahsedebiliriz. Çünkü bizim dengbêjlik geleneğimizin kökeni ve ruhu kadındır. Kadın, kelamı söyler ancak görünmez. Erkeğin arkasındadır. Erkek dışarıdadır, divanlarda o oturur. Ama kelam ve stranlar kadının terminolojisi ile inşa edilir. Kadın o stranı yaşamın içinde örer, yapar, ilmek ilmek dokur. Ondan bir ruh vardır ve yaşar, yüzyıllar da geçse o, oradadır. Her dinleyen onu ilk çığıranın bir kadın olduğunu bilir. 
 
Tekrar belirtmekte yarar var destanın yaratıcıları aslında deyim yerinde ise doğurucuları kadınlardır. Hayatın hızı ile hengamesinde yaşamın kendisini ölçüp tartan kadındır. Erkek kadına nazaran biraz daha fazla o hengameye kaptırır kendini, kadın daha bir makuldür. Daha yalnız. Belki de burada yaratım özelliği ile yalnız kalma durumunu da irdelemeliyiz. Tabii burada erkeği tüm yaratım sürecinin dışına itemeyiz. Erkeğin de dünden bugüne bıraktığı, bugün üretip yarına bırakacağı birçok eser ve destan vardır.
 
Acının yaratıcılığında sanat
 
Burada konunun biraz daha iyi idrak edilmesi için, dengbêj klamlarında geçen bir savaşın öyküsünü çok kısa bir şekilde hatırlamakta yarar var. Kürt tarihi böylesi trajediler ile dolu maalesef. İki Kürt aşireti birbirleri ile savaşıyorlar. Bu aşiret savaşında bir delikanlı, karşı aşiretten birçok kişiyi öldürüyor. Öldürdükleri arasında hısım aşiretin mîrinin oğlu da var. Mîr ne pahasına olursa olsun bu delikanlının öldürülmesini istiyor. Yapılan tezgahlar sonucu bu delikanlı öldürülüyor. Cenazesi mîrin ayaklarının dibine bırakılıyor. Mîr sorup soruşturarak delikanlının yaşlıca bir kadının (Pîrê) oğlu olduğunu ve kadının da bir dengbêj olduğunu öğreniyor. Mîr haber gönderip Pîrê’den oğlunun cenazesi karşılığında, bu iki aşiret arasındaki savaş ve hem kendi oğlu hem de mîrin oğlu üzerine bir stran yapmasını istiyor. Pîrê stranı yapıyor ve böylece oğlunun ölüsünü alabiliyor. Buradaki yaratıcılık, o acıyı tüm benliği ile hissetme, günümüze ölümsüz bir eser olarak ve belki de içinde binlerce dersler barındırarak geliyor. 
 
Müzik neden gelişmedi
 
Ortadoğu’da doğan bu müzik sanatı neden gelişim sağlayamadı? Bu sanatın Ortadoğu’da gelişim göstermemesinin sebebinin tek tanrılı dinlerin etkisinin olduğu ileri sürülebilir. Dini tabular sanatın ve sanatçının gelişimine fırsat vermeyerek engelleyici bir misyona bürünmüşlerdir. Eski Yunan’da tanrılar yok muydu? Vardı ancak tabular bu kadar engelleyici değildi. Fakat tüm bu engelleyici durumlara rağmen opera tabulara, sistemlere karşı bir duruşu sergiledi. Opera formu aslen Kürdistan’da dengbêjlik sanatı şeklinde kendini göstermektedir. Yani operanın en yalın halini yaşıyoruz. Örneğin, Heyran Jaro isimli parça Kürdistan’ın opera konusudur. Dengbêj hikayelerini de genelde kadın seslendiriyor. Fakat bu saklıdır. Çünkü kadın hikayelerini evde söylerken erkek her yerde istediği gibi hikayesini dillendirebiliyor. Bu durum erkeği daha görünür, kadını ise saklı tutuyor. Kadın, sevdasının dramını anlatıyor. Bu yaratımlar, bizler ulusallaşamadığımız için ya yeterince işlenmedi ya da çalındı. Bizden çalındığı için de başka mekanların hikayeleriymiş gibi yansıtıldı. Günümüzde özellikle çalınan söz ve melodilerimiz üzerinden bir duyarlılık oluşmakta. Yıllarca Türk halk şarkısı olarak bilinen parçaların Kürt eserleri olduğunun ortaya çıkarılması bile bin bir emekle sağlanabiliyor.
 
Dengbêjlik geleneği
 
Tohumu çalınan bir şeyin yeniden yeşermesi mümkün değildir. Tohum çürümeden muhafaza edilmişse uygun koşullar oluştuğu zaman yeşerir yeniden. Kürdistan’da dengbêjlik geleneğini sürdüren insanların varlığı bu nedenle çok kıymetlidir. Ancak sadece bununla yetinmek de kendi sonumuzu hazırlamak olur. Dengbêjlik kültürünün güçlendirilmesi, bunun yanı sıra dengbêjlerin stranlarına konu olan hikayelerin, yaşanmışlıkların başka formlarla da işlenmesi, kendi özüyle bağını koparmayan modern formların da geliştirilmesi gerekiyor. Batı’nın Ortadoğu’dan taşıdığı veya Ortadoğu’dan Batı’ya sıçrayan tohum, oranın kültüründe, oranın topraklarında farklı bir şekle büründürülerek kendi gelişimini farklı bir yönde sürdürmüştür. Bir bakıma melezleşmiştir ama melez olduğunu inkar etmektedir. Ortadoğu ise bu melezliğin ya farkında değildir ya unutmuştur, ama her halükarda Batı’nın üretimine gıpta ile bakan, “biz de üretilmiyor böyle şeyler” diye hayıflanan pozisyondadır. Opera sanatını da bu bağlamda ele aldığımızda, oryantalist bir bakışı aşıp, Batı’nın Doğu formlarından beslendiği bir form olarak değerlendirebiliriz.  Opera ve dengbêjlik arasında denklik ilişkisi kurabildiğimiz oranda kendi kaynaklarımıza hak ettikleri değeri ve anlamı verip, sanatta sıçrama yapabiliriz sanırım.