Aileyi toplum karşıtı formundan toplum savunusuna dönüştürmek...

  • 09:07 2 Nisan 2021
  • Jineolojî Tartışmaları
“Kadının ruh olarak tamamen boşaltılması, biçimsel olarak da aşırı kadınsı, süslü-sesli bir 'kafeste kuş' haline getirilmesidir. Kadının kimliğinde dibe vuran, aynı zamanda komünal toplum değerleridir… Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında, biyolojik bir cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf, ulus muamelesi gördüğü anlaşılacaktır. Ama en çok ezilen soy, sınıf ve ulus olarak… Kadınlığın kölelik tarihi daha yazılmamıştır. Özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor.”
 
Nesrin Orun
 
Aile dediğimiz ve insanlık tarihi kadar eski olan bu kurum, her tarihsel dönemecin etkisini barındıran, fakat özellikle ulus devlet ve modernleşme süreçlerinin bir tür ideolojisi olarak işlev görerek bugünkü formuna ulaştı. Mark ve Engels’in daha 1800’lü yılların sonunda aileye dair tespitleri, bu kurumun birçok değişikliğe uğramasına rağmen, kadın tahakkümü ve bu tahakküm üzerinden vücut bulan toplum tahakkümü üzerine kurulu yapısının ciddi anlamda değişmediğini, aksine bunların daha güncel, daha görünmez biçimlerde derinleştiğini göstermektedir. 
 
Marx’ın; “Karı-koca evliliği, büyük bir tarihsel ilerlemedir ama aynı zamanda, kölelik ve özel mülkiyetin yanı sıra günümüze kadar uzanan bazılarının gönenç ve gelişmesi, bazılarının da acı ve gerilemesiyle elde edildiğine göre, o her ilerlemenin aynı zamanda görece bir gerileme olduğu çağı açar”
 
Bu tespiti Engels de benzer minvalde okur:  “Karı-koca evliliği, uygarlaşmış toplumun hücre biçimidir… Modern karı-koca ailesi, açık ya da gizli, kadının evsel köleliği üzerine kurulmuştur: Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi oldu. Evde bile, yönetimi elde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi. Kadının özellikle Yunanlıların kahramanlık çağında, sonra da klasik çağda görülen bu aşağılanmış durumu, giderek süslenip püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazen yumuşak biçimler altında saklandı; ama hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı.”
 
Marx ve Engels’in tespitlerine benzer bir tespiti de yine Öcalan yapar ve tarihsel bir analiz ekler:
 
“Kadın yüzyıllardan beri yalnızca evlere, saraylara kapatılmış; karanlığa, kapalılığa mahkum edilerek ve bütün toplumsal etkinliklerden uzaklaştırılmıştır. Kadın bu haliyle, aynı zamanda ruhsal acıdan da karanlığa gömülmüş, yitirilmiş bir varlıktır… Kadının ruh olarak tamamen boşaltılması, biçimsel olarak da aşırı kadınsı, süslü-sesli bir “kafeste kuş” haline getirilmesidir. Kadının kimliğinde dibe vuran, aynı zamanda komünal toplum değerleridir… Kadın olgusuna daha derinlikli yaklaşıldığında, biyolojik bir cins olmanın ötesinde adeta bir soy, sınıf, ulus muamelesi gördüğü anlaşılacaktır. Ama en çok ezilen soy, sınıf ve ulus olarak… Kadınlığın kölelik tarihi daha yazılmamıştır. Özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor.”
 
Sömürü ve iktidarı barındıran aile kurumunu dönüştürmek
 
Bu tarihsel ve güncel analizler bize aile olgusuna bakarken aslında kaçınılmaz biçimde kadın tahakkümüne, iktidar ve sömürü tarihine de baktığımızı gösteriyor. Zira aile bir yandan tüm bunların toplamı olan ama aynı zamanda tüm bunların kurumsallaşmasına zemin olan bir tür temel kurumdur. Burjuva devrimleri veya modernleşme döneminde, genel bir demokrasi ve eşitlik söylemine rağmen bu kurumdaki iktidar ve tahakküm ilişkileri ortadan kalkmak bir yana bir şekilde derinleşerek devam etmiştir. Yine sosyalist devrimlerde tüm radikal çaba ve politikalara rağmen kadın ve aile meselesi çözülebilmiş değildir. Bu açıdan bakıldığında bu kadar sistemle iç içe geçmiş, ona beşiklik etmiş, bu kadar tahakküm, sömürü ve iktidarı barındıran bir kurumu dönüştürmek, demokratikleştirmek doğal olarak çok zor, hatta umut kırıcı görünebilmektedir. Evet, durum göründüğü kadar değil, göründüğünden daha zordur.
 
Demokratik aile mümkün mü?
 
Fakat ailenin özgürleşmesi, demokratikleşmesi kadının özgürleşmesi meselesidir. Denklem tersine de çevrilebilir, hatta daha doğru olur. Dolayısıyla analık hukukunun yıkılışından bu yana süregelen ve özellikle son birkaç yüzyılda ciddi ivme kazanan kadın özgürlük mücadelesi, kadını özgürleştirebileceğini fakat aileyi özgürleştiremeyeceğini iddia edemez. Böylesi bir durum, kadını köleleştiren ve kadın şahsında tüm topluma köleliği dayatan asıl zemini atlayarak, asıl sorunu çözmeden yan sorunlarla uğraşan bir özgürleşme mücadelesi görünümü verecektir. Yine bu kurumu mahkum edip tek çözümün onu ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürmek de oldukça heyecan verici bir tezdir. Ama sadece heyecan verici bir tezdir. Tutarlılığı ve mümkünlüğü uzun tartışma götürür. Çünkü David Morgan’ın vurguladığı gibi aile bir nesne değil, bir süreç, hem de tüm toplumsal ilişkileri birbirine bağlayan, tanımlayan ve şekillendiren en uzun tarihsel süreçtir ve bu bağlamda aile, aynı zamanda iyisi ve kötüsüyle dünyayı tıpatıp yansıtan küçük bir evrendir. 
 
Aileye radikal demokrasi müdahalesi
 
Bu tarihsel sürece, bu küçük evrene radikal bir demokrasi müdahalesi yapılmadıkça kadın özgürlüğünden bahsedilemez. Ama aynı zamanda üretim ilişkilerinin demokratikleşmesi mücadelesinden yani bir sınıf mücadelesinden, bir doğa mücadelesinden ve hatta bir ırkçılık karşıtı mücadeleden bile bahsetmek oldukça zordur. İddialı görünebilir, fakat tüm bu sömürü ve çelişkilerin kaynağı tekelci erkek egemenliğinden gelen tahakküm değil midir? Ve tüm bu egemenlik ve tahakkümün ilk kaynağı kadın şahsında gelişen “famulus- evcil köle” ve “familia- bir tek adama ait ve üzerinde her türlü tasarruf hakkı bulunan kölelerin bütünü” meselesi değil midir? Yani “köle -efendi diyalektiğinin” kökleri… Dolayısıyla aileyi dönüştürmek, demokratikleştirmek söylem ve iddiası, bir aile savusu, bir aile övgüsü veya aileden vazgeçememe durumu değil, köklere gidip hesaplaşmak meselesidir. 
 
Marx “radikal kişi köklere gitmesini bilen kişidir.” der. Bu sözden yola çıkarak, radikal kişi, radikal mücadele ve radikal devrimler, sonuçları değil, asıl olarak nedenleri hedef alır, bunlarla savaşıp sorunu öyle çözer, yani köklere gider. Ayrıca bu köklerde umuttan yana zulamız tümüyle boş da sayılmaz. Çünkü saha önce de değinildiği gibi aile, aynı zamanda birey için ilk dünya, örgütlü bir sosyal yaşamın ilk kaynağıdır. İlk isyanın, ilk başkaldırının da yeridir. Yine Anne-baba ve çocuk ilişkisi muazzam bir iktidar ve tahakküm barındırdığı gibi muazzam bir sevgi, dayanışma, fedakarlık ve bağlılık da barındıran ve yaşam boyu korunan en uzun süren ilişkilerdendir. Aile içinde, kapitalist modernite çağında bile ekonomik kaynaklarda, çoğunlukla piyasadan çok farklı biçimde, ihtiyaca göre ve karşılıksız biçimde bölüşüm modelini de barındırır. Özellikle annenin çocuğa olan sınırsız emeği ve karşılıksız sevgisi mevcut koşullarda bir tür bağımlılık ve “kölelik” eleştirisini getiriyor haklı olarak. Ama bu ilişkiyi tüm insanlığa yaymak, toplumsal örgütlenme ilişkisi haline dönüştürmek yitirilen ana soylu toplumu, ana soylu ilişkileri geri kazanmak değil midir? 
 
Feminist kız kardeşlik ve politik yoldaşlık
 
Yine aile içerisinde edinilen dayanışma, fedakarlık ve sevginin temel teşkil ettiği kardeşlik ilişkisinden yola çıkan ve politik bir zeminde yeniden kurulan feminist kız kardeşlik ve politik yoldaşlık ilişkisi bize yol gösterici nitelikte değil midir? Benzer şekilde biz kadınların deneyimlemediği, ama deneyimleyenlerin büyük önem atfettiği baba-oğul ilişkisi de rütbelerinden, güç ve iktidar ilişkilerinden arındırılarak temelindeki sevgi ve bağlılığı temel alıp erkeğin özgürleşmesine bir katkı sunamaz mı, aynı şekilde baba-kız ilişkisi de? “Hayattan elini eteğini çeken” yaşlıları tekrar hayata bağlayan, torunların hayatlarında ise derin iz bırakan dede nene torun ilişkisi. Ve bir yönüyle tümüyle bu ilişkilerin dışında bir yönüyle de tam içinde olan aşk ilişkisi…
 
Bu ilişkileri ele almak, üzerinde düşünmek ne basit bir duygusallık meselesidir ne barındırdıkları çelişki ve tahakkümü göz ardı etmektedir. Fakat bir yönüyle hayatın bu ilişkilerin de yüzü suyu hürmetine döndüğünü hatırlamak ve de mücadeleye, yeni insanlık tahayyülüne rehber etmektir belki de. Bu açıdan toplumsal özgürlüğe kalkan yapılan aileyi toplumsal özgürlüğün zemini haline getirmek, iktidar barındırdığı kadar direniş, eşitlik ve özgürlük imkanlarını da barındırdığını açığa çıkarmak ve bu ilişkileri yeniden inşa etmek imkansız görünmemektedir. Çünkü aile değişmez bir yapı değildir hatta tarihsel süreç boyunca en fazla değişime uğrayan kurumlardan biridir. Fakat sorun nasıl değiştiği, dönüştüğü meselesidir. Dolayısıyla aileyi toplumsal özgürleşmenin önünde bir ayak bağı olmaktan çıkarıp, toplumsal özgürleşmenin bir dinamiği haline getirmek politik mücadelenin radikalliği ve maharetiyle ilgilidir. Ama her şeyden önce bir kadın özgürlük sorunu olduğu için, muhatabının sadece kadınların olmadığı, insanlığın kendine borçlu olduğu bir kadın devrimi meselesidir. 
 
Kadın özgürlük yüzyılı
 
Ve son olarak; 21. yüzyıl gibi tüm cağların karanlığını, şiddetini ve kaosunu barındıran bir yüzyılı, kadın özgürlük yüzyılı olarak tahayyül edecek kadar iddialı bir kadın mücadelesi, mücadelesini evrensel bir kadın mücadelesiyle buluşturarak bunu başarabilecek güçtedir. Çünkü bu kadın mücadelesi, kadının kölelik tarihini yazmaya kararlı olduğu kadar, özgürlük tarihini de yazacak kadar iddialı, güçlü ve kararlıdır.